Tren garında kimse kimseyle ilgilenmiyor, herkes korkmuş ve şaşkındı. Neden gönderildiklerini bilen yoktu sadece istenmiyorlardı. Gara gelebilenler kendince kıymetli gördüğü, taşıyabildikleri eşyaları almıştı. Bavullar, sepetler, yataklar… Ortalık pazar yeri gibi karışıktı. 

Bir çocuk Ayşe’nin dikkatini çekti. Elinde ahşap küçük bir kafes ve içinde saka kuşu ile annesinin elini sıkıca tutmuş sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Görevlinin karşısına geldi ve gözlerine bakmadan sorduğu sorulara sadece başını sallayarak cevap verdi. Bir anda çocuğun ağlaması ortamı iyice gerdi. “Hayır” diyebildi sadece onu bırakmam size. Kuşunu almak istemişler oda direniyordu. ”Vermeyeceğim” diye ağlıyordu. Annesi, ikna etmeye çalışıyor ama nafile, olmuyordu. Birkaç dakika sonra hemen arkalarında duran adam eğildi ve çocuğun kulağına bir şeyler fısıldadı, çocuk sustu, adama baktı ve “Tamam” dedi. Birlikte kafese bakıyorlardı şimdi. Çocuk “Hemen mi?“ diyebildi, adam onaylarcasına başını salladı. Kafesin kapısını açtı ve kuşu serbest bıraktı, “artık özgür” dedi çocuk. Salonda ki hemen herkes kuşu takip ederken saka uçtu gitti. O an herkesin yüzünde bir tebessüm belirdi “belki bir gün bizde“ dediler. Trenin çığlık sesi bu güzel düşünceleri yırttı attı.

Tren hareket etmek üzereydi, endişe ile camdan baktı. ”Babam yetişebilecek mi?” diye düşündü. Sonra insanları izlemeye başladı. Kimi eşyalarını sürükleye sürükleye yürürken kimi de çocuklarının elinden tutmuş hızlı hızlı bineceği vagonu arıyordu.  Bir an kaybolmak istedi. "Kimsenin bilmediği bir ismim, işim, evim ve mahallem olsaydı" diye geçirdi içinden. "Keşke yaşanmasaydı" dedi, keşke çocukluğunda ki gibi olsaydı her şey. Sürgündeydi artık, herkes gibi oda vagonlara bindirilip gönderiliyordu işte. Kökünden koparılmıştı, ne geçmişe dönebiliyordu ne de geleceği ile ilgili bir beklentisi vardı artık.

Zeminde ki ayak sesleri arasında telaşla koşan birini fark etti, arkasına dönüp baktı, babasıydı. “Geldim“ dedi adam, yorgunluğu her halinden belliydi. Uzun boylu, kalabalık içinde hemen fark edilecek kadar iri cüsseli, takım elbisesi ve kravatı ile sanki toplantıya gidiyormuş gibiydi. Titiz bir insandı, şimdi üzerindeki elbise kırış kırış olmuş ve yetişmenin mutluluğu ile ayrılığın acısı yüzünden okunuyordu. "Köklerimizden böyle ayrılmamalıydık” dedi Ayşe. Şimdi kurtarabildikleri ile yeni bir yolculuk vardı önlerinde, istemedikleri bir yere gönderiliyorlardı. Gelişen olaylar herkesi etkilediği gibi onları da etkilemişti.



Peki ya şimdi ne olacak? Diye sordu tekrar kendi kendine. Endişesini fark eden annesi kızının elini daha sıkı tuttu. O da ne olacağını bilmiyordu. Topraklarından, geçmişlerinden emek verdikleri her şeyden bir anda vazgeçip yeni bir yere zorla gönderiliyorlardı. 

Bunca olan şey geçmişte de yaşanmamış mıydı?  

Kadının babası da 1910'larda sürgün edilenler arasındaydı ve neredeyse kimse memleketine dönemedi, sadece hikâyeleri kaldı. Kimi bir ağıt yaktı evladının arkasından, kimi bir yerlere roman oldu. Bazıları ise hiç bilinmedi. Şimdi ise akıbetleri hakkında hiçbir fikri olmadan yolculuk başlamış, tren ağır ağır istasyonu terk ediyordu. Trenin yol alışı da aynı zihinler gibi yorgundu sanki. Herkes camdan bakarken bıraktıklarını düşünüp gözyaşlarını çoğu gibi içine akıtıyordu. Kompartımanda kimse konuşmuyor, kimse göz göze gelmiyordu.

“Her şey bir sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde meydana gelir ve her sonuç kendinden sonra gelen bir olayın sebebini oluşturur” der Deneyimsel Tasarım Öğretisi. Hiçbir şey kendiliğinden bir anda oluşmaz. Benzer sebepler benzer sonuçları doğurur.

Bunu bilmeye neden ihtiyaç var?

  • Aynı hataları yapıp tekrar aynı sıkıntıları yaşamamak için.

  • Deneyim transferi yapabilmek ve hayatta ki gerçekliğe sahip olmak için.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi gerçeklik içerir. Ne oldu, ne oluyor ya da ne olabilir gibi soruların cevaplarını bulabilmemizi sağlayan bir ilimdir.

  • Her şeyi yeniden öğrenmek yerine her neslin bir sonrakilere bir transfer yapması gerekir. Bu birikim deneyimi oluşturur.

  • Toplumlar nasıl bozulmuş, devletler nasıl yıkılmış ya da küçük bir topluluk nasıl bir devlet haline gelmiş bunları öğreniriz.

  • Bununla birlikte bu olaylara bakarak işimiz, ilişkilerimiz ile ilgili yöntemler bulmamız da mümkün.

  • Fatih Sultan Mehmet’in fetih öncesi sessizliği veya imkân azlığına rağmen bir ordunun savaş marifetinin nasıl arttığına bakarak, karar verdiğimizde nelere dikkat etmemiz gerektiğini öğrenebiliriz. 
  • İnsanların nasıl tarım yaptığı ya da tahılı nasıl stokladığını öğrenmekte mümkün. 

  • Çıkan savaşlar veya toplumsal karışlıklılarda fitnenin nasıl yayıldığını öğrenebileceğimiz gibi. 
Son yüzyıl içinde yaşanmış onlarca göçten birini yakın tarihte ya biz yaşadık ya da şahit olduk. Dün Balkanlarda, Kırımda, Kafkasya da yaşanan sürgünler bu gün hemen yakınımızda meydana geliyor. Kimi insanlar denizi aşıp kaçmak için yola çıkmışken boğuluyor kimi de gittiği yerde zulüm görüyordu.

Oysa hiçbir şey yok olmaz hayatta. 

Tarihin hemen her döneminde yaşanmış olan buna benzeyen olaylar hafızalardan silinmemeli. Peki, hatırlıyor olmak ondan bir deneyim çıkarmak anlamına gelir mi?  Savaşlar, isyanlar, anlaşmalar, krallar, padişahlar önemli ancak yaşananlardan ne kadar ders aldığımız daha da önemlidir.

Hayatta yaşadığımız ya da şahit olduğumuz olaylardan deneyim çıkarmamamız bu olayı tekrar yaşama ihtimalini artırır. Neden? Aynı davranışları tekrar ettiğimiz için. 

Tarih tekerrürden ibaret midir, değişmezsek, evet. Peki, değişmek mümkün müdür? İnsan isterse, evet! Her değişim insanın kendisinden başlar. Toplumların değişmesi toplumlarda yer alan insanların her birinin tek tek değişmesiyle mümkündür.

Milyarlarca insan içinde, ‘bir’ kişinin ne önemi olabilir ki?

Bunun cevabını, o ‘bir’ kişiye sorun!

Senin yaşamın ama... yazısını okumak için tıklayınız.